Esham Usulü Nedir? Osmanlı'nın İç Borçlanma Sistemine Ayrıntılı Bir Bakış
Esham Usulü Nedir? İlk Bakışta Eski Bir Finans Tekniği, Aslında Çok Tanıdık Bir Hikâye
Osmanlı tarihini araştırırken insanın karşısına bazen öyle kavramlar çıkıyor ki, ilk bakışta sadece eski bir maliye terimi gibi görünüyor. “Esham” da benim açımdan tam olarak böyle bir kavram. Fakat biraz derine inince bunun yalnızca devletin para bulmak için kullandığı teknik bir yöntem olmadığını görüyoruz. Aslında arkasında savaşların finansmanı, devletin vatandaşlardan borç alması, gelecekte elde edilecek gelirlerin bugünden paraya çevrilmesi, yatırım kültürü ve hatta devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisi var.
Esham kelimesi Arapça “sehm” yani “pay, hisse” kelimesinin çoğuludur. Osmanlı maliyesinde ise özellikle 1775'ten itibaren kullanılan bir iç borçlanma sistemini ifade eder. Sistem, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar çeşitli değişikliklerle yaşamaya devam etti. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Mehmet Genç'in çalışması, eshamın 1775'te başlayan ve 1860'lara kadar niteliğini koruyan belirli bir iç borçlanma mekanizması olduğunu ortaya koyuyor.
Bence eshamı anlamanın en kolay yolu şu soruyu sormak: “Devletin bugün paraya ihtiyacı var ama vergi gelirleri bunu karşılamıyor. Gelecekte elde edeceği gelirleri bugünden nasıl nakde çevirebilir?”
İşte eshamın temel mantığı burada ortaya çıkıyor.
Esham Neden Ortaya Çıktı?
Eshamın ortaya çıkışını tek başına bir maliye reformu olarak görmek eksik olur. 18. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti ciddi askerî ve mali baskılarla karşı karşıyaydı. Özellikle 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı maliyesi açısından ağır bir tablo ortaya çıkardı.
1775 yılında Rusya'ya ödenmesi gereken yaklaşık 7,5 milyon kuruşluk savaş tazminatı söz konusuydu. TDV'nin aktardığı hesaplamalara göre bu rakam, devletin yıllık nakdî gelirlerinin yaklaşık yarısına denk geliyordu.
Burada çok önemli bir ayrıntı var: Devletin para ihtiyacı sadece “hazine boşaldı” şeklinde açıklanamaz. Savaş ekonomisinin gerektirdiği olağanüstü harcamalar, merkezî otoritenin taşradaki mali kaynakları denetleme çabası ve mevcut vergi toplama mekanizmalarının sınırları da işin içindeydi.
Daha önce kullanılan malikâne sistemi de önemli bir arka plan oluşturuyordu. Malikâne, belirli vergi gelirlerinin uzun süreli, hatta yaşam boyu kullanım hakkının kişilere verilmesine dayanıyordu. Ancak sistem büyük miktarda sermaye gerektiriyordu. Dolayısıyla potansiyel yatırımcı kitlesi sınırlı kalıyordu.
Eshamın önemli yeniliği burada ortaya çıktı: Büyük bir gelir kaynağının tamamını tek bir kişiye bırakmak yerine, beklenen gelirin küçük hisselere ayrılması.
Malikâne ile Esham Arasındaki Fark Neydi?
İki sistemi yan yana koymadan eshamın mantığını tam olarak kavramak zor.
Malikâne sisteminde yatırım yapan kişi yalnızca finansal bir alacaklı değildi. Vergi gelirini sağlayan mukataanın yönetimi ve tahsilatıyla doğrudan bağlantılı bir konumdaydı. Eshamda ise bu ilişki önemli ölçüde ayrıştırıldı.
Cambridge'de yayımlanan araştırmalarda da belirtildiği gibi, eshamda mukataanın beklenen kârının küçük parçaları yatırımcılara satılıyordu; yatırımcının vergi çiftliğini bizzat yönetmesi gerekmiyordu. Bu nedenle esham, devlet borçlanmasını vergi toplama faaliyetinden ayıran yeni bir mantık getiriyordu.
Basitleştirmek gerekirse:
Malikâne: “Bu gelir kaynağının işletme ve tahsilat hakkını uzun süreli olarak alıyorum.”
Esham: “Bu gelir kaynağından gelecekte elde edilecek gelirin belirli bir payını satın alıyorum.”
Bu ayrım, modern devlet tahvillerine benzeyen yönü anlamak açısından oldukça önemli.
Esham Nasıl İşliyordu?
Sistemin merkezinde “muaccele” ve yıllık gelir bulunuyordu.
Devlet belirli bir gelir kaynağından gelecekte elde edilecek yıllık gelirin bir bölümünü hesaplıyor ve bunun karşılığında yatırımcıdan peşin para alıyordu. Yani devlet gelecekteki gelir akışının belirli bir kısmını bugünkü nakit ihtiyacı için kullanıyordu.
Burada modern finans dünyasından tanıdığımız bir düşünceyle karşılaşıyoruz: Gelecekteki nakit akışının bugünkü değerini kullanmak.
Fakat bunun modern tahvillerle birebir aynı olduğunu söylemek de doğru olmaz. Eshamın hukuki, mali ve sosyal yapısı Osmanlı kurumları içinde şekillenmişti.
1775'te sistem yıllık yaklaşık 400.000 kuruş faiz ödeme kapasitesiyle başladı. Yaklaşık on yıl içinde sistem 11 büyük mukataayı daha bünyesine aldı ve yıllık faiz ödemeleri 2 milyon kuruşun üzerine çıktı. Mehmet Genç'in hesaplamaları, bu dönemde esham yoluyla oluşturulan iç borç stokunun devletin yıllık nakdî gelirlerinin yüzde 50'sini aşabilecek bir büyüklüğe ulaştığını gösteriyor.
Bu rakam gerçekten çarpıcı.
Çünkü burada devletin yalnızca “borç alması” değil, maliyesinin gelecekteki gelirlerini uzun süreli yükümlülüklere bağlaması söz konusu.
Eshamın Faiz Oranları Neden Önemliydi?
Eshamın ilk dönemindeki en dikkat çekici noktalardan biri yüksek getiri oranlarıydı. 1775'te tavan faiz oranları yaklaşık yüzde 18-19 seviyelerine kadar çıkabiliyordu. Bu oran zamanla düştü ancak yaklaşık 25 yıl boyunca yüzde 15'in üzerinde kaldı.
Bunun bize söylediği şey basit: Yatırımcı, Osmanlı devletine borç verirken önemli bir risk algılıyordu ve bu riski telafi edecek yüksek getiri talep ediyordu.
Burada finansal tarihin değişmeyen bir kuralı karşımıza çıkıyor:
Risk yükselirse, yatırımcının talep ettiği getiri de yükselir.
Devlet ise tam tersini istiyordu. Daha düşük faizle borçlanmak ve daha az gelirini borç servisine ayırmak istiyordu.
Dolayısıyla ortaya doğal bir gerilim çıkıyordu.
Devlet eshamın maliyetini azaltmak istediğinde yatırımcının sisteme olan güveni zarar görebiliyor; yatırımcının riski arttığında ise daha yüksek getiri talep etmesi gerekiyordu. TDV çalışması, 18. yüzyılın sonlarında bu müdahalelerin zaman zaman faizleri daha da yukarı çekebildiğini belirtiyor.
1800'lerden itibaren sistemin daha güvenilir hale gelmesiyle bu sorun kısmen hafifledi ve tavan faiz oranları genel olarak yüzde 10-14 aralığına indi.
Esham Sadece Zenginlerin Sistemi miydi?
Burada ilginç bir dönüşüm var.
Malikâne sisteminin yatırımcı tabanı görece dardı. Çünkü büyük miktarda sermaye ve yönetim kapasitesi gerekiyordu. Esham ise hisselerin daha küçük parçalara bölünmesine imkân verdi.
Cambridge'deki araştırmalar, eshamın küçük ve orta ölçekli tasarruf sahiplerinin de devlet finansmanına katılabileceği bir alan oluşturduğunu vurguluyor.
Ancak bunu “modern anlamda herkes yatırımcı oldu” şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Osmanlı toplumunda sermaye piyasasına katılımın sosyal, hukuki ve ekonomik sınırları vardı.
Üstelik kadınların ekonomik faaliyetlerini yalnızca erkeklerin deneyimleri üzerinden okumak da yanlış olur. Osmanlı mahkeme kayıtları, kadınların mülk sahibi olabildiğini, miras alabildiğini, alım-satım ve çeşitli finansal işlemlerde taraf olabildiğini gösteren geniş bir belge dünyası sunuyor. Nitekim güncel ekonomik tarih araştırmaları Osmanlı mahkeme kayıtlarının kadınlar dahil farklı sosyal ve dini grupların ekonomik faaliyetlerini incelemek açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Dolayısıyla eshamın toplumsal boyutunu tartışırken “erkekler finansla ilgilenirdi, kadınlar ise ilgilenmezdi” gibi basit bir ayrım yapmak tarihsel gerçekliği daraltır.
Erkeklerin ve Kadınların Farklı Bakış Açıları Meselesi Nasıl Ele Alınabilir?
Bu konuda özellikle dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Erkekleri otomatik olarak “stratejik”, kadınları otomatik olarak “empatik” kabul etmek bilimsel bir sonuç değil. Aynı şekilde bütün erkeklerin sonuç odaklı, bütün kadınların ise topluluk odaklı olduğunu söylemek de tarihsel gerçekliğe uymaz.
Fakat farklı insanların aynı mali sistemi farklı önceliklerle değerlendirebileceği fikri oldukça verimli.
Örneğin bir kişi eshama bakarken “Devlet bugün ne kadar nakit sağladı, borcun maliyeti ne, gelir akışı sürdürülebilir mi?” diye sorabilir. Başka bir kişi “Bu borcun vergi yükü toplumun hangi kesimlerine yansıyor, devletin borçlanması sıradan insanların hayatını nasıl etkiliyor?” sorusunu öne çıkarabilir.
Esham Usulü Nedir? İlk Bakışta Eski Bir Finans Tekniği, Aslında Çok Tanıdık Bir Hikâye
Osmanlı tarihini araştırırken insanın karşısına bazen öyle kavramlar çıkıyor ki, ilk bakışta sadece eski bir maliye terimi gibi görünüyor. “Esham” da benim açımdan tam olarak böyle bir kavram. Fakat biraz derine inince bunun yalnızca devletin para bulmak için kullandığı teknik bir yöntem olmadığını görüyoruz. Aslında arkasında savaşların finansmanı, devletin vatandaşlardan borç alması, gelecekte elde edilecek gelirlerin bugünden paraya çevrilmesi, yatırım kültürü ve hatta devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisi var.
Esham kelimesi Arapça “sehm” yani “pay, hisse” kelimesinin çoğuludur. Osmanlı maliyesinde ise özellikle 1775'ten itibaren kullanılan bir iç borçlanma sistemini ifade eder. Sistem, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar çeşitli değişikliklerle yaşamaya devam etti. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Mehmet Genç'in çalışması, eshamın 1775'te başlayan ve 1860'lara kadar niteliğini koruyan belirli bir iç borçlanma mekanizması olduğunu ortaya koyuyor.
Bence eshamı anlamanın en kolay yolu şu soruyu sormak: “Devletin bugün paraya ihtiyacı var ama vergi gelirleri bunu karşılamıyor. Gelecekte elde edeceği gelirleri bugünden nasıl nakde çevirebilir?”
İşte eshamın temel mantığı burada ortaya çıkıyor.
Esham Neden Ortaya Çıktı?
Eshamın ortaya çıkışını tek başına bir maliye reformu olarak görmek eksik olur. 18. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti ciddi askerî ve mali baskılarla karşı karşıyaydı. Özellikle 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı maliyesi açısından ağır bir tablo ortaya çıkardı.
1775 yılında Rusya'ya ödenmesi gereken yaklaşık 7,5 milyon kuruşluk savaş tazminatı söz konusuydu. TDV'nin aktardığı hesaplamalara göre bu rakam, devletin yıllık nakdî gelirlerinin yaklaşık yarısına denk geliyordu.
Burada çok önemli bir ayrıntı var: Devletin para ihtiyacı sadece “hazine boşaldı” şeklinde açıklanamaz. Savaş ekonomisinin gerektirdiği olağanüstü harcamalar, merkezî otoritenin taşradaki mali kaynakları denetleme çabası ve mevcut vergi toplama mekanizmalarının sınırları da işin içindeydi.
Daha önce kullanılan malikâne sistemi de önemli bir arka plan oluşturuyordu. Malikâne, belirli vergi gelirlerinin uzun süreli, hatta yaşam boyu kullanım hakkının kişilere verilmesine dayanıyordu. Ancak sistem büyük miktarda sermaye gerektiriyordu. Dolayısıyla potansiyel yatırımcı kitlesi sınırlı kalıyordu.
Eshamın önemli yeniliği burada ortaya çıktı: Büyük bir gelir kaynağının tamamını tek bir kişiye bırakmak yerine, beklenen gelirin küçük hisselere ayrılması.
Malikâne ile Esham Arasındaki Fark Neydi?
İki sistemi yan yana koymadan eshamın mantığını tam olarak kavramak zor.
Malikâne sisteminde yatırım yapan kişi yalnızca finansal bir alacaklı değildi. Vergi gelirini sağlayan mukataanın yönetimi ve tahsilatıyla doğrudan bağlantılı bir konumdaydı. Eshamda ise bu ilişki önemli ölçüde ayrıştırıldı.
Cambridge'de yayımlanan araştırmalarda da belirtildiği gibi, eshamda mukataanın beklenen kârının küçük parçaları yatırımcılara satılıyordu; yatırımcının vergi çiftliğini bizzat yönetmesi gerekmiyordu. Bu nedenle esham, devlet borçlanmasını vergi toplama faaliyetinden ayıran yeni bir mantık getiriyordu.
Basitleştirmek gerekirse:
Malikâne: “Bu gelir kaynağının işletme ve tahsilat hakkını uzun süreli olarak alıyorum.”
Esham: “Bu gelir kaynağından gelecekte elde edilecek gelirin belirli bir payını satın alıyorum.”
Bu ayrım, modern devlet tahvillerine benzeyen yönü anlamak açısından oldukça önemli.
Esham Nasıl İşliyordu?
Sistemin merkezinde “muaccele” ve yıllık gelir bulunuyordu.
Devlet belirli bir gelir kaynağından gelecekte elde edilecek yıllık gelirin bir bölümünü hesaplıyor ve bunun karşılığında yatırımcıdan peşin para alıyordu. Yani devlet gelecekteki gelir akışının belirli bir kısmını bugünkü nakit ihtiyacı için kullanıyordu.
Burada modern finans dünyasından tanıdığımız bir düşünceyle karşılaşıyoruz: Gelecekteki nakit akışının bugünkü değerini kullanmak.
Fakat bunun modern tahvillerle birebir aynı olduğunu söylemek de doğru olmaz. Eshamın hukuki, mali ve sosyal yapısı Osmanlı kurumları içinde şekillenmişti.
1775'te sistem yıllık yaklaşık 400.000 kuruş faiz ödeme kapasitesiyle başladı. Yaklaşık on yıl içinde sistem 11 büyük mukataayı daha bünyesine aldı ve yıllık faiz ödemeleri 2 milyon kuruşun üzerine çıktı. Mehmet Genç'in hesaplamaları, bu dönemde esham yoluyla oluşturulan iç borç stokunun devletin yıllık nakdî gelirlerinin yüzde 50'sini aşabilecek bir büyüklüğe ulaştığını gösteriyor.
Bu rakam gerçekten çarpıcı.
Çünkü burada devletin yalnızca “borç alması” değil, maliyesinin gelecekteki gelirlerini uzun süreli yükümlülüklere bağlaması söz konusu.
Eshamın Faiz Oranları Neden Önemliydi?
Eshamın ilk dönemindeki en dikkat çekici noktalardan biri yüksek getiri oranlarıydı. 1775'te tavan faiz oranları yaklaşık yüzde 18-19 seviyelerine kadar çıkabiliyordu. Bu oran zamanla düştü ancak yaklaşık 25 yıl boyunca yüzde 15'in üzerinde kaldı.
Bunun bize söylediği şey basit: Yatırımcı, Osmanlı devletine borç verirken önemli bir risk algılıyordu ve bu riski telafi edecek yüksek getiri talep ediyordu.
Burada finansal tarihin değişmeyen bir kuralı karşımıza çıkıyor:
Risk yükselirse, yatırımcının talep ettiği getiri de yükselir.
Devlet ise tam tersini istiyordu. Daha düşük faizle borçlanmak ve daha az gelirini borç servisine ayırmak istiyordu.
Dolayısıyla ortaya doğal bir gerilim çıkıyordu.
Devlet eshamın maliyetini azaltmak istediğinde yatırımcının sisteme olan güveni zarar görebiliyor; yatırımcının riski arttığında ise daha yüksek getiri talep etmesi gerekiyordu. TDV çalışması, 18. yüzyılın sonlarında bu müdahalelerin zaman zaman faizleri daha da yukarı çekebildiğini belirtiyor.
1800'lerden itibaren sistemin daha güvenilir hale gelmesiyle bu sorun kısmen hafifledi ve tavan faiz oranları genel olarak yüzde 10-14 aralığına indi.
Esham Sadece Zenginlerin Sistemi miydi?
Burada ilginç bir dönüşüm var.
Malikâne sisteminin yatırımcı tabanı görece dardı. Çünkü büyük miktarda sermaye ve yönetim kapasitesi gerekiyordu. Esham ise hisselerin daha küçük parçalara bölünmesine imkân verdi.
Cambridge'deki araştırmalar, eshamın küçük ve orta ölçekli tasarruf sahiplerinin de devlet finansmanına katılabileceği bir alan oluşturduğunu vurguluyor.
Ancak bunu “modern anlamda herkes yatırımcı oldu” şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Osmanlı toplumunda sermaye piyasasına katılımın sosyal, hukuki ve ekonomik sınırları vardı.
Üstelik kadınların ekonomik faaliyetlerini yalnızca erkeklerin deneyimleri üzerinden okumak da yanlış olur. Osmanlı mahkeme kayıtları, kadınların mülk sahibi olabildiğini, miras alabildiğini, alım-satım ve çeşitli finansal işlemlerde taraf olabildiğini gösteren geniş bir belge dünyası sunuyor. Nitekim güncel ekonomik tarih araştırmaları Osmanlı mahkeme kayıtlarının kadınlar dahil farklı sosyal ve dini grupların ekonomik faaliyetlerini incelemek açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Dolayısıyla eshamın toplumsal boyutunu tartışırken “erkekler finansla ilgilenirdi, kadınlar ise ilgilenmezdi” gibi basit bir ayrım yapmak tarihsel gerçekliği daraltır.
Erkeklerin ve Kadınların Farklı Bakış Açıları Meselesi Nasıl Ele Alınabilir?
Bu konuda özellikle dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Erkekleri otomatik olarak “stratejik”, kadınları otomatik olarak “empatik” kabul etmek bilimsel bir sonuç değil. Aynı şekilde bütün erkeklerin sonuç odaklı, bütün kadınların ise topluluk odaklı olduğunu söylemek de tarihsel gerçekliğe uymaz.
Fakat farklı insanların aynı mali sistemi farklı önceliklerle değerlendirebileceği fikri oldukça verimli.
Örneğin bir kişi eshama bakarken “Devlet bugün ne kadar nakit sağladı, borcun maliyeti ne, gelir akışı sürdürülebilir mi?” diye sorabilir. Başka bir kişi “Bu borcun vergi yükü toplumun hangi kesimlerine yansıyor, devletin borçlanması sıradan insanların hayatını nasıl etkiliyor?” sorusunu öne çıkarabilir.